
O da bir attı, ama,
Rozinante,
ne bu kadar sağlıklıydı ne donanımlı;
cılızdı; kibir denilen illeti aşacak
kadar da olgun….
Benzer yönleri; ikisi de bürokratik
idi;
sahibe sadakatte.
Don Kişot,
böylesine “sonradan görme fiyaka” ile
kuşanmış değildi; insan ile de değildi derdi;
yeldeğirmenlerinin şahsında
fenalıklarlaydı kavgası.
Benzer yönler; ikisi de atın
üstündeki insandı.
Cervantes ünlü eserine şöyle başlar:
“Mancha Eyaletinin, adını anımsamak
istemediğim bir kasabasında, bir zaman öncesine kadar, bir av köpeği, büyük bir
kalkanı, ahırda cılız bir atı, silahlığında mızrağı bulunan bir soylu
yaşıyordu."
Ortadoğunun tılsımlı tarihi ise şöyle
başlar;
“Güney Kudüs’ün, adını anmak
istemediğim bir Müslüman mahallesinde Filistinlileri denetleyen telmaşa’dan bir
İsrailli Polis yaşıyordu”
Uşağının, -Onlar insan değil,
Değirmen;
biçimindeki uyarısına rağmen saldırıp
kan revan içinde kalan Don kişot, şöyle bağırır:
“Sus ahmak, kütüphanemi yakan büyücü,
yenilmemeleri için onları yel değirmeni yaptı"
İsrailli Müdür ise, atlı polise şöyle
bağırır;
-Sus ahmak, saldır, insan değil o;
yel değirmeni yel !”
Git bu mevsimde, gurub vakti,
Cihangir'den bak!
Bir zaman kendini karşındaki rü'yâya
bırak!
Başkadır çünkü bu akşam bütün
akşamlardan;
Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;
O ilah isteyip eğlence hayalhanesine,
Çevirir camları birden peri
kâşânesine.
Alem’in zihinde yarattığı ışıktır
imge; ve şiir onunla beslenir…
Yahya Kemal Beyatlı’nın Hayal Şehir
şiirinde olduğu gibi
Fotoğraf imgesi ise, ışığın
yansımasıyla üretilir..
Sanatçı Selim Güneş’in, “Lodoslar
Kenti İstanbul’ Albümündeki Tarihi Yarımada’yı Şehir Hatları Vapurunun camından
bir kez daha üreten şu eseri gibi….
Işık ve şavkı, şiirin ve fotoğrafın
ortak sihridir.
Şiir, fotoğrafla bu sihri, ruhsal
huzurun edebi önsöz’üne dönüştürür…
İşte, Selim Güneş’in gözü,
Beyatlı’nın sözü ile bir daha o edebi önsöz:
Som ateşten bu saraylarla bütün karşı
yaka
Benzer üç bin sene evvelki mutantan şarka.
Esef etmez güneşin şimdi neler
yıktığına;
Serviler şehri dalar kendi iç
aydınlığına.
Geleneksel Osmanlı Ortaoyunu’nun efsanevi ismi Mehmet Muhittin Sevilen,
namı-ı diğer, Hayali Küçük Ali, birazdan belirir Hayal Kutusu’nun başında..
İkisi Karagöz’le Hacivat da, ortadaki kim ?
Büyük Hayaliyle Irak’a akın eyleyen Amerikan siyaseti çözemezse de, çözer
çözer onu bizim şu
Küçük Hayaliyle Ali !
Bağdat'ta Amerikalılara ait Camp Cropper tesislerinde hücre deliğinden
gözüken Iraklı tutuklular bunlar.
Ortaoyunu, Osmanlı’da Yeniçeriler arasında ortaya çıkan bir tür Asker
Kökenli oyun ise de, hücrelerinde, tüm tutukluluk kuralları hiçe sayılarak
sindirilmiş Iraklılara bakarsanız bu besbelli bir Ortalık Oyunu...
Baksanıza ne kadar açık; Hayal Kutusu falan yok ortada; olan; Amerika’nın
Hayal Kuyusu; şu yanıbaşımızdaki Irak’ta...
Ne işlerine koşturan tevekkül bir kaç
“iyi” adam,
ne ötede böbürlenen Galata Kulesi..
Değil değil onların an’ı değil bu
resim.
Geceyi derdest etmiş İstanbul o!
Parıltılı geceliklerini çıkarmış,
gündelik smokinini kuşanmış da sabaha
bakıyor Eminönünden;
meydan kadar emin olmasa da
kendinden...
Nasıl olsun ki Allahaşkına;
kimbilir ne işler çevirdi gizlice
geceden !
Anı rapt eden fotoğraf Sanatçıcı
Hüseyin Narin,
suçüstü yakaladığını sanıyor ya
İstanbul’u;
yanılıyor.
Hava bulutlu; yağmur, ardı Lodos;
ikisi verdi mi elele, bi güzel temizler ki istanbul’u hiç bir emare kalmaz
geceden.
Ah Koca Şehir ! Koca Çocuk !
Helal olsun sana ki, eskimedi bin
yıldır bu numaran !
Şemsiye Kuşu’yum; desem, öyle
bakarsınız;
-Ne bu, diye...
Oysa azdır şemsiye taşımayanlarınız.
Balıkçıl Kuşu desem, öteki adım;
hemen anlarsınız..
E ne de olsa et obur çoğunuz...
Çeken de niye çekmiş beni bilmem ama,
“aaa kuşbeyinliye bak Sultanahmet ve Topkapı uzanırken önünde, bakışı başka bir
alemde” demiştir içinden belki de...
Neyse ki alıştık şu, “kuş beyinli”
aşağılamasına; sanki Fil beyni taşıyacaktık da...Ha ha ha...
Doğru, evet, baktığım şu sizin pek de
sevdiğiniz Adalar...
Avlanırken Marmara’nızın Adalar
kesiminde falan, gözlerimle gördüm, Fay Hattı mı diyorsunuz ne, alttan geçen
devasa bir damar... Diyorlar ki, şöyle bir titrese İstanbulun hali yaman..
Ben bakarken, bunu görüyorum, bunu
anlıyorum; ya siz? Neler yaptınız korunmak için hadi söyleyin...
Boşverin canım; dikkate almaya
değmez, hı hı biz kuş beyinliyiz kuş !
Detaya girmeyeyim; resmin senfonisi
bunu ayıplar:
Lorenz, bilgisayarının başında
meteorolojik araştırma yaparken,
“Kelebek Etkisi” biçiminde bir tanıma
varır ki özeti şu: Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, Avrupa'da
fırtına kopmasına sebep olabilir...
Telaşlanmayın,
burası Meksika'nın Sıerra
Chıncua’sında
Kral Kelebeklerin Merkezi;
inanmayacaksınız su’ya koşuyorlar...
Proboscis’lerini kullanacaklar bunun
için;
dillerinin ismi bu:
sarıp sarmalamasalar boylarının üç
katı...
Aslında biraz iyi hayal ederseniz,
tozlarını da görürsünüz kelebeklerin;
avlarına zehirli olan tozlarını
püskürtür
sonra da kelimenin tam anlamıyla
gafil avlarlar onları.
Kelebekler olsa olsa 14 gün yaşarlar.
Ve tüm bunları da şu 14 güne
sığdırırlar.
Leyleklere gelince, bakın bilgi çok
ilginç:
Doğal olarak en fazla 25 yıl yaşayan
leylekler,
esaret altında 48 yıl kadar
yaşayabilirler..
Söylemek gereksiz, o da, lak lak.
Anladınız mı şimdi, çocukları
Leylekler getirse de neden hep Kelebek olmak isterler ?
Atasözü ve Deyimlerdeki, “Kaz gelecek
yerden tavuk esirgenmez” ile “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür” yargısından
böbürlendikleri kesin şu Kaz Familyasının..
“Kaz büyük yumurtladı diye tavuk
canından olmuş” deyiminden, gizli megalomanık duygularını tatmin etmediğini
ise, kimse iddia edemez.
“Yolunmuş kaz kutsaldır.” Ve “Kaz
gibi ağzını açacağına gözünü aç” önermeleri ise, söylemeye gerek yok ki, “Kaz
Kara Kitabı"nda yer alan yasaklı sözlerden.
“Kaz Beyaz Kitabı” nın değişik
sayfalarına nakşolunmuş; “Kaz gören zengin kadınla evlenir”, “Kaz eti yediğini
gören, zengin ve neşeli birisiyle evlenir.” biçimindeki iki rüya tabiri ise,
“Kaz gibi Yolmalı” diyen insanoğlunun aşağılamasına karşı tam bir intikam
gösterisidir; şöyle 12’den vurmacasına....
Sadede gelelim...
Bunlar mı ?
Amerika’nın Wısconsın Eyaleti'nde
Wınnebago Nehri üzerinde uçan Kanada Kazları...
Alabildiğine şüpheci olan Kanada
Kazlarının en belirgin özelliği, insanlara asla yaklaşmamaları.
Öndeki “Baş Kaz” şöyle yakınıyor;
-Ufff o kadar çoklar ki güdülmemek bi
mucize !!!
“Akılsız baş, sahibine kaz güttürür.”
;
he ya işte, korkuları bu deyimin
hayata geçmesi ...
Ellerin kendini ele verdiği cılızlık
ve güçsüzlüğe rağmen; adamın, takatinin sınırlarını zorlamadığı apaçık.
Şapkasını çıkartmış, çünkü tabutun
merkez noktası,
kafası; turuncu ölüm kasasını
dengeliyor;
içiyle ilgili değil; dışıyla sadece;
çünkü, dışı içinden ağır.
Ölüm bir hiçlik’se eğer; tabutun
içindeki ölü,
tabiata savrulanlardan geriye
kalanıyla hiç’in sadece iç’i...
“gitti vadesiz,
Gencecikken yigitken,
güzelken, incecikken
ölüm, adın kalles olsun!”
Şair Enver Gökçe, Guatemala'da yıllar
sonra bulunan
toplu mezardan çıkan bir cesetin
tabutla
yeni mezarına taşınışını anlatmıyorsa
da,
şiirin evrensel çığlığıyla 80’lı
yıllar Guatemala’sının
Kalleş Rejimini işaret ettiği kesin.
Guatemala ismi, Maya dilinde
“ağaçlar ülkesi”
anlamına geliyor.
Ağaçtan tabutlar içinde, o ülkede
taşınmayı bekleyen,
böyle hiç’in iç’i 79 tane daha,
cenaze var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder