4 Şubat 2014 Salı




                             O da bir attı, ama, 
                                      Rozinante,
ne bu kadar sağlıklıydı ne donanımlı;
cılızdı; kibir denilen illeti aşacak kadar da olgun….
Benzer yönleri; ikisi de bürokratik idi;
sahibe sadakatte.
Don Kişot,
böylesine “sonradan görme fiyaka” ile kuşanmış değildi; insan ile de değildi derdi;
yeldeğirmenlerinin şahsında fenalıklarlaydı kavgası.
Benzer yönler; ikisi de atın üstündeki insandı.

Cervantes ünlü eserine şöyle başlar:
“Mancha Eyaletinin, adını anımsamak istemediğim bir kasabasında, bir zaman öncesine kadar, bir av köpeği, büyük bir kalkanı, ahırda cılız bir atı, silahlığında mızrağı bulunan bir soylu yaşıyordu."

Ortadoğunun tılsımlı tarihi ise şöyle başlar;
“Güney Kudüs’ün, adını anmak istemediğim bir Müslüman mahallesinde Filistinlileri denetleyen telmaşa’dan bir İsrailli Polis yaşıyordu”

Uşağının, -Onlar insan değil, Değirmen;
biçimindeki uyarısına rağmen saldırıp kan revan içinde kalan Don kişot, şöyle bağırır:
“Sus ahmak, kütüphanemi yakan büyücü, yenilmemeleri için onları yel değirmeni yaptı"

İsrailli Müdür ise, atlı polise şöyle bağırır;
-Sus ahmak, saldır, insan değil o; yel değirmeni yel !”

 

Git bu mevsimde, gurub vakti, Cihangir'den bak!

Bir zaman kendini karşındaki rü'yâya bırak!
Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;
Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;
O ilah isteyip eğlence hayalhanesine,
Çevirir camları birden peri kâşânesine.
Alem’in zihinde yarattığı ışıktır imge; ve şiir onunla beslenir…
Yahya Kemal Beyatlı’nın Hayal Şehir şiirinde olduğu gibi

Fotoğraf imgesi ise, ışığın yansımasıyla üretilir..
Sanatçı Selim Güneş’in, “Lodoslar Kenti İstanbul’ Albümündeki Tarihi Yarımada’yı Şehir Hatları Vapurunun camından bir kez daha üreten şu eseri gibi….
Işık ve şavkı, şiirin ve fotoğrafın ortak sihridir.
Şiir, fotoğrafla bu sihri, ruhsal huzurun edebi önsöz’üne dönüştürür…

İşte, Selim Güneş’in gözü, Beyatlı’nın sözü ile bir daha o edebi önsöz:
Som ateşten bu saraylarla bütün karşı yaka
Benzer üç bin sene evvelki mutantan şarka.
Esef etmez güneşin şimdi neler yıktığına;
Serviler şehri dalar kendi iç aydınlığına.

 

Geleneksel Osmanlı Ortaoyunu’nun efsanevi ismi Mehmet Muhittin Sevilen, namı-ı diğer, Hayali Küçük Ali, birazdan belirir Hayal Kutusu’nun başında..

İkisi Karagöz’le Hacivat da, ortadaki kim ?
Büyük Hayaliyle Irak’a akın eyleyen Amerikan siyaseti çözemezse de, çözer çözer onu bizim şu
Küçük Hayaliyle Ali !

Bağdat'ta Amerikalılara ait Camp Cropper tesislerinde hücre deliğinden gözüken Iraklı tutuklular bunlar.
Ortaoyunu, Osmanlı’da Yeniçeriler arasında ortaya çıkan bir tür Asker Kökenli oyun ise de, hücrelerinde, tüm tutukluluk kuralları hiçe sayılarak sindirilmiş Iraklılara bakarsanız bu besbelli bir Ortalık Oyunu...
Baksanıza ne kadar açık; Hayal Kutusu falan yok ortada; olan; Amerika’nın Hayal Kuyusu; şu yanıbaşımızdaki Irak’ta...

 


Ne işlerine koşturan tevekkül bir kaç “iyi” adam,

ne ötede böbürlenen Galata Kulesi..
Değil değil onların an’ı değil bu resim.

Geceyi derdest etmiş İstanbul o!

Parıltılı geceliklerini çıkarmış,
gündelik smokinini kuşanmış da sabaha bakıyor Eminönünden;
meydan kadar emin olmasa da kendinden...
Nasıl olsun ki Allahaşkına;
kimbilir ne işler çevirdi gizlice geceden !

Anı rapt eden fotoğraf Sanatçıcı Hüseyin Narin,
suçüstü yakaladığını sanıyor ya İstanbul’u;
yanılıyor.
Hava bulutlu; yağmur, ardı Lodos; ikisi verdi mi elele, bi güzel temizler ki istanbul’u hiç bir emare kalmaz geceden.

Ah Koca Şehir ! Koca Çocuk !
Helal olsun sana ki, eskimedi bin yıldır bu numaran !



Şemsiye Kuşu’yum; desem, öyle bakarsınız;
-Ne bu, diye...
Oysa azdır şemsiye taşımayanlarınız.
Balıkçıl Kuşu desem, öteki adım; hemen anlarsınız..
E ne de olsa et obur çoğunuz...
Çeken de niye çekmiş beni bilmem ama, “aaa kuşbeyinliye bak Sultanahmet ve Topkapı uzanırken önünde, bakışı başka bir alemde” demiştir içinden belki de...

Neyse ki alıştık şu, “kuş beyinli” aşağılamasına; sanki Fil beyni taşıyacaktık da...Ha ha ha...
Doğru, evet, baktığım şu sizin pek de sevdiğiniz Adalar...
Avlanırken Marmara’nızın Adalar kesiminde falan, gözlerimle gördüm, Fay Hattı mı diyorsunuz ne, alttan geçen devasa bir damar... Diyorlar ki, şöyle bir titrese İstanbulun hali yaman..
Ben bakarken, bunu görüyorum, bunu anlıyorum; ya siz? Neler yaptınız korunmak için hadi söyleyin...
Boşverin canım; dikkate almaya değmez, hı hı biz kuş beyinliyiz kuş !


Detaya girmeyeyim; resmin senfonisi bunu ayıplar:

Lorenz, bilgisayarının başında
meteorolojik araştırma yaparken,
“Kelebek Etkisi” biçiminde bir tanıma varır ki özeti şu: Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, Avrupa'da fırtına kopmasına sebep olabilir...

Telaşlanmayın,
burası Meksika'nın Sıerra Chıncua’sında
Kral Kelebeklerin Merkezi;
inanmayacaksınız su’ya koşuyorlar...
Proboscis’lerini kullanacaklar bunun için;
dillerinin ismi bu:
sarıp sarmalamasalar boylarının üç katı...
Aslında biraz iyi hayal ederseniz,
tozlarını da görürsünüz kelebeklerin;
avlarına zehirli olan tozlarını püskürtür
sonra da kelimenin tam anlamıyla gafil avlarlar onları.
Kelebekler olsa olsa 14 gün yaşarlar.
Ve tüm bunları da şu 14 güne sığdırırlar.

Leyleklere gelince, bakın bilgi çok ilginç:
Doğal olarak en fazla 25 yıl yaşayan leylekler,
esaret altında 48 yıl kadar yaşayabilirler..
Söylemek gereksiz, o da, lak lak.
Anladınız mı şimdi, çocukları Leylekler getirse de neden hep Kelebek olmak isterler ?



Atasözü ve Deyimlerdeki, “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” ile “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür” yargısından böbürlendikleri kesin şu Kaz Familyasının..
“Kaz büyük yumurtladı diye tavuk canından olmuş” deyiminden, gizli megalomanık duygularını tatmin etmediğini ise, kimse iddia edemez.
“Yolunmuş kaz kutsaldır.” Ve “Kaz gibi ağzını açacağına gözünü aç” önermeleri ise, söylemeye gerek yok ki, “Kaz Kara Kitabı"nda yer alan yasaklı sözlerden.
“Kaz Beyaz Kitabı” nın değişik sayfalarına nakşolunmuş; “Kaz gören zengin kadınla evlenir”, “Kaz eti yediğini gören, zengin ve neşeli birisiyle evlenir.” biçimindeki iki rüya tabiri ise, “Kaz gibi Yolmalı” diyen insanoğlunun aşağılamasına karşı tam bir intikam gösterisidir; şöyle 12’den vurmacasına....
Sadede gelelim...

Bunlar mı ?
Amerika’nın Wısconsın Eyaleti'nde Wınnebago Nehri üzerinde uçan Kanada Kazları...
Alabildiğine şüpheci olan Kanada Kazlarının en belirgin özelliği, insanlara asla yaklaşmamaları.
Öndeki “Baş Kaz” şöyle yakınıyor;
-Ufff o kadar çoklar ki güdülmemek bi mucize !!!

“Akılsız baş, sahibine kaz güttürür.” ;

he ya işte, korkuları bu deyimin hayata geçmesi ...

 

Ellerin kendini ele verdiği cılızlık ve güçsüzlüğe rağmen; adamın, takatinin sınırlarını zorlamadığı apaçık.

Şapkasını çıkartmış, çünkü tabutun merkez noktası,
kafası; turuncu ölüm kasasını dengeliyor;
içiyle ilgili değil; dışıyla sadece;
çünkü, dışı içinden ağır.
Ölüm bir hiçlik’se eğer; tabutun içindeki ölü,
tabiata savrulanlardan geriye kalanıyla hiç’in sadece iç’i...
“gitti vadesiz,
Gencecikken yigitken,
güzelken, incecikken
ölüm, adın kalles olsun!”

Şair Enver Gökçe, Guatemala'da yıllar sonra bulunan
toplu mezardan çıkan bir cesetin tabutla
yeni mezarına taşınışını anlatmıyorsa da,
şiirin evrensel çığlığıyla 80’lı yıllar Guatemala’sının
Kalleş Rejimini işaret ettiği kesin.

Guatemala ismi, Maya dilinde
“ağaçlar ülkesi”
anlamına geliyor.
Ağaçtan tabutlar içinde, o ülkede taşınmayı bekleyen,
böyle hiç’in iç’i 79 tane daha, cenaze var.
  


Hiç yorum yok:

ZAMAN ŞEHİR İNSAN 2